Myspace Layouts at Pimp-My-Profile.com / Rosa blanca




GÜLDESTE

Tavan Arası Akif GÜLER • Eylül 2000 Semerkand

Kategori: tasavvuf

Tavan Arası

Akif GÜLER • Eylül 2000


ADEDE RİAYET

Allah’ı anarken maksadın hasıl olması için adede riayet edilmesi, Ehlullah tarafından hep tavsiye edilmiş. Böylece zihinde mevcut olan bir takım düşüncelerin uzaklaştırılarak, kalp huzurunun temin edilmesi amaçlanmıştır. Gelibolulu Mustafa Ali Efendi de 16.yüzyılda yazdığı ‘Mevâidü’n-Nefâis fî Kavâidi’l-Mecâlis’ adlı eserinde, İsm-i Azam ve dua okurken riayet edilecek hususları herkesin anlayacağı şekilde bakın nasıl anlatmış:

“Virdi çok okumayı adet edinmiş olanlar, oturduğu gezdiği yerlerde ellerinde tesbih daneleri, döne döne cefa çekip, kedi gibi mırıltısı duyulanların çoğu onmazlar. Dilediklerini elde etmeye çalıştıkça beladan kurtulmazlar. Çünkü dilleri hızb ve duada, gönülleri Allah’tan başka yerde ve gözleri iştiha veren nesnelerdedir. Ya da virdlerini bir mürşid kimseden izin ve el alıp okumamaktadırlar. Ve okuduğu meşhur dualar aslında düzeltilmeyip, yanlış okunması ve belli sayıda olması gerek iken, tezce murada ereyim diye o hesaptan ziyade okunması ile eli boş kalıp bu yüzden sonuç almamaya yol açar.

Sözün kısası, Allah’ın İsm-i Azamı ile tam meşgul olmak, bahtının bağlı kapılarını açmaktadır. Yahut güçlü düşmanı ve azgın hasmı olan nefis devini yıkıp öldürmektir. İmdi, bir kilidin anahtarında dişler tam olmaz, ya eksik ya ziyade olursa, o anahtarla o düşüncenin kilidi asla açılmaz. Nitekim her İsm-i Azam, ümmetlerin ulularının belli ettiği tam sayısına göre okunduğu zaman etkili olur. Bahtın kilitli kapısının, bu sayıdan çok ya da eksik anahtarla açılmadığını araştırıp incelemekten geçilmemelidir. Kısacası şöyle ki, bu dediğimiz incelikler anlaşılıp kavranmazsa, hak bâtıldan seçilmez.”

PİNTİ HAMİD

1700′lü yıllarda Osmanlı’da yaşamış zengin biri olan Pinti Hamid, İskoç’lara taş çıkartan cimriliği ile şöhret olmuş. Öyle ki, cimrilik sözkonusu olduğunda, hemen Pinti Hamid’in ismi hatırlanırmış. Şairler bile hicivlerinde Pinti Hamid’den örnekler verirlermiş. O devirde yaşayan Süleyman Faik Efendi’nin yazdığı bir mecmuada, Pinti Hamid’le ilgi şu satırlar kayıtlı:

“Kemâl-i hısset-i denâet (alçak tabiatıyla) ile meşhur olan Pinti Hamid bir gün hasta olup, kendüye muâlece itmek (ilaç yapmak) içün bir tabib getürtmiş. Tabib geldikde, hastanun hastaluğını bildiğinden ‘peşin kendüye kırk guruş virilür ise tababet iderüm.’ deyu cevab virmek ile Pinti-i mezkûr ‘yarın gel sana cevab vireyüm.’ dimiş. Tabib gitdükde mahalle imamını çağırup sual ider ki: ‘ben vefat ider isem kaç guruş ile kaldurursun?’ İmam dahi ‘yirmi guruş ile kaldururum.’ dedikde Pinti Hamid, ‘bu suretde ölmek, tabibe baktırmakdan kârlı oluyor.’ diyerek tabibi tard eylediği menkuldür.”

SÖYLE PERHİZ ETSİN

Sivas’ta şair geçinenlerden biri, yazdığı şiirleri Keçecizade İzzet Molla’ya gönderir. Molla, şiirlere şöyle bir göz gezdirip hepsinin deli saçmasından ibaret olduğunu görünce, şiirleri getiren uşağa:

- Beyefendiye selâm söyle, perhiz etsin, der.

Şair taslağı, Mollanın tavsiyesindeki inceliği sezemiyerek bir müddet yiyip içmede perhizkârlık ettikten sonra, yeniden birkaç parça şey karalıyarak Molla’ya gönderir. Fakat İzzet Molla, bu sefer yine:

- Beyefendiye söyle, perhiz etsin, der. Bu minval üzere uşak birkaç defa gider gelir. İzzet Molla iyiden iyiye kızmıştır. Bir gün uşağı elinde kağıtlarla yine kapısında görünce:

- Hiç o kağıtları çıkarma. Efendin perhize devam etsin, deyince uşak dayanamaz:

- Efendim, perhiz ede ede, zavallının kımıldanacak hali kalmadı.

Molla ağzından baklayı çıkarır:

- Perhiz ediyor da, bu herzeleri ortaya kim çıkarıyor be herif!?.

MALLARIMIZ

Mal cimrilerde, silah korkaklarda, karar da zayıflarda olursa işler bozulur.

Hz. Ebubekir (R.A.)

Hesaba çekileceğini bildiği halde, haram mal toplamaya devam eden kimseye şaşarım.

Hz. Osman (R.A.)

Çok kimseler, mirasçıları kavga etsinler diye mal toplar.

Hz. Ali (R.A.)

Mal sarhoşluğu, içki sarhoşluğundan beterdir.

Hz. Ali (R.A.)

Hayatın için malını, ahiretin için dinini korumalısın.

Süfyan-ı Sevrî (K.S.)

Seni ibadet yapmaya layık görmesi, Allah’ın armağanı olarak sana yeter.

Ataullah İskenderî (K.S.)

Allah yolunda ne verdin ise, öz malın odur.

Feridüddin Attar (K.S.)

Can da ne oluyor, ince mercan da ne oluyor, canan için harcanmadıktan sonra!

Hz. Mevlâna (K.S.)

Senden geriye kalan senin sayılmaz.

Sadi-i Şirazî (K.S.)

Cahil mal arar, akıllı ise kemâl.

Ahmed Kazancı

Fikir sahibi olmaya, mal sahibi olmaktan ziyade lüzum göreceğimiz gün, hakiki zenginliğin sırrını bulacağız.

Peyami Safa

MARTAVAL

Eski maarif nazırlarından Münif Paşa, kelimelerin asıllarını ve nereden geldiklerini araştırmayı pek severmiş. Bir gün Hoca Hayret Efendi’ye:

- Martaval kelimesinin aslını arıyordum, buldum. ‘Mâr-ı tavil (uzun yılan)’ imiş.

Hayret Efendi gülümser:

- Efendim, bana kalırsa, bu da bir mâr-ı tavil, der.

15:13 - 20/5/2008 - yorum {4} - yorum yaz


Dünya Avuçlarına Almak Semerkand Şubat

Kategori: makale

Dünyayı Avuçlarına Almak
2008-02-27 23:14:17
Dünyanın avuçlarında olmak ya da dünyayı avuçlarına almak... Seçeneklerimiz bunlardan ibaret. Yani ya Allah’ı unutup dünyanın eline düşeceğiz ya da yalnızca Allah’a muhtaç olduğumuzu bilip O’na teslim olarak fakirliğin de zenginliğin de yükünden azat olacağız. Tercih bizim.

Fakr, dünyadan kaçmak mıdır yoksa dünyayı avuçlarının içine alabilmek midir? Evet, insan bir yönüyle, dünyayı elde etmek için arkasından koşturdukça dünyayı bir türlü yakalayamaz ama dünyadan vaz geçebildiği ölçüde de dünya o kişinin arkasından koşturur. 
İnsan-dünya ilişkisinde söz konusu bu durum daha çok maddî taleplerimiz anlamındadır. Ancak ortada bir gerçek de vardır ki, dünyadan ne kadar kaçmaya çalışırsak çalışalım, zaten onun içinde yaşadığımızı, bir takım ihtiyaçlarımızın olduğunu her an hissederiz. Ayrıca ailemiz de dahil olmak üzere çevremizdeki insanların dünya yaşantıları da bizlere dünyalı olduğumuzu sürekli hatırlatır.
Peygamberler başta olmak üzere nice Allah dostları dünyaya sahip değil miydiler? Maddi anlamda zengin diyebileceğimiz bir seviyede yaşamış olanlarla birlikte, pek çoğunun sadece ihtiyaçlarını giderecek kadar dünyadan nasiplendikleri de bilinmektedir. Bununla beraber Allah bu muhterem zatlara, farklı seviyelerde bile olsa, eşyanın tasarrufunu vermemiş midir? 
Abdülehad Nuri Efendi’nin şu kıtası ne kadar anlamlıdır:
“Fakr ile fahra (övünmeye) vâris olduk
Zenginliğin son derecesine mâlikiz biz.
Fâniyi bekâya verdik elhak
Bâkî’de bekâya mâlikiz biz.”



Razı Olanların Tavrı
Kur’ân’da ‘halife’ olarak nitelenen insan (Bakara, 30), yeryüzünde Allah’ın emirlerini yerine getirmeye çalışır ve yaratılmış bütün varlıklar ve eşya üzerinde tasarrufta bulunabilir. “Müminin fakrı nedir? Doğuyu batıyı, kuzeyi güneyi hükmü altına almaktır. Kul o fakr sayesinde Hakk’ın sıfatlarına bürünür.” (İkbâl) Bu makama yükselebilen ve ‘âdem’ olup yok olmaktan kurtulan insan kendi sınırlarının ötesine 
geçmez mi?
Şairin, “Arif, konuşmanın kapısını kapattı, kendiliğinden mest olup dünyadan vaz geçti.” şeklinde ifade ettiği gibi, fakr sahibi insan, gönlünü Hakk’a bağlamış ve hem rızkı hem de hayatta olup bitenler hakkında Allah karşısında her şeye razı olmuş bir kuldur.
Bir defasında Mevlâna Hazretleri Sadreddin Konevî Hazretleri’nin dergâhına gitmişti. Karşılıklı durmuşlar, hiç konuşmuyorlardı. Bu sırada Sadreddin Konevî’nin hizmetini gören dervişlerden olan Hacı Maruf Kâşifî içeri girdi. Bu hizmetçi defalarca yaya olarak hacca gitmişti. Pek çok velinin sohbetinde bulunmuştu. İçeri girince Mevlâna Hazretleri’ne, “Fakr nedir?” diye bir soru sordu. Fakat o hiç cevap vermedi. Bunun üzerine tekrar, “Fakr nedir?” diye sordu. Yine cevap vermedi. Tekrar tekrar sorunca Mevlâna Hazretleri kalkıp gitti. Bunun üzerine Sadreddin Konevî rahatsız olup; “Ey pîr-i ham! Neden vakitsiz soru sorarsın? Sordun, cevap verdiler. Tekrar neden sordun?” deyince derviş, “Ne cevap verdiler?” dedi. Konevî Hazreteri ise, “Fakrın tarifini yaptı. O; ‘Allah Tealâ’yı tanıyınca dil tutulur.’ hadis-i şerifi gereğince cevap verdi. Şimdi layık olan şudur ki, derviş şeyhi huzurunda tam bir teslimiyetle bulunmalıdır...” uyarısında bulundu.


Kime Muhtacız?
Bekâ b. Batû Hazretleri buyurur ki: “Fakrın, yani kalpten mülk sevgilerinin ayrılmış olduğunun alameti, hiçbir halde kulda bir değişiklik olmamasıdır. Yani bir kalpte dünya muhabbetinin bulunup bulunmadığının alameti, bir şeyin olması ile olmaması arasında fark bulunmamasıdır. Bu şeylerin varlığı veya yokluğu onda değişiklik yapmamalıdır. Mülklerin varlığı onu şımartmamalı, yokluğu ise onu harekete geçirmemelidir. 
Durum böyle olunca hiçbir tehlikeli hal ona tesir etmez. Hatta bu kişinin hali öyle olur ki, bir mülke sahip ise onun tutumu, mülkü yok gibi olur. Şayet bir mülke sahip değil ise tutumu sanki dünyaya sahipmiş gibi olur. Görenler böyle hissederler. 
Böyle bir kimse, dünya ve ahirette kendisi için bir makam görmez. Haline bakar ve kendini bir şey görmeyen, bir talepte bulunmayan kimseye benzetir. Kulun Allah Tealâ’ya kavuşmak yolunda bulunması, yukarıda bildirilen bu sıfatların hakikatine vardıktan sonra başlar. İşte bu hallerin sahipleri, yüksek derece ve makam sahibidirler.”
Allah’ın lütfettiği rızık olarak elimizdeki malımızın çokluğuna rağmen acziyetimizi hiç unutmamaktır yiğitlik. Yüce Peygamberimiz s.a.v.’in kendisine teklif edilenler karşısında, “Bir elime güneşi, diğer elime ay’ı verseniz de yine davamdan dönmem.” buyurması gibi, insan avucunda dünyayı bile bulsa, Allah yolunda ilerlemekten bir an bile geri durmamalıdır. Dünyada mala sahip olduğu zaman insan muhtaç olduğu geçmişini unutursa, mağrur bir eda ile diğer insanları küçümsemeye başlarsa, malının sürekli kendisine ait olduğunu vurgulayarak vereni yok sayar da, “Allah fakirdir, biz zenginleriz.” (Âl-i İmran, 181) derse, işte o insan fakrdan söz edebilir mi?


Önceliklerimiz
Allah dilerse, kendisine dost olanlara nimetlerinin pek çoğunu nasip etmez mi? Çünkü onlar darlık zamanlarında nice imtihanlardan geçmişler ve her zaman O’ndan yardım istemişlerdir. Yine Allah dostları, dünyevî ihtiyaçlarına veya sahip oldukları servetlerine rağmen insanın halifelik makamına ulaşabilmesi için asıl muhtaç olduğu şeylerin Allah katındaki manevi yücelikler olduğunu iyi bilirler. 
Eşrefoğlu Rûmî Hazretleri, bu yüceliklere erebilmenin temel iki yolunu mısralarında özetler: Servete güvenmekten dolayı insanda oluşabilecek gururdan arınabilmek ve fakr yolunun mihmandarı olan Rasul-i Kibriya’nın izinden gitmek:
“Fakr ile fakreyle çün ‘Elfakrı fahrî’ der Rasul
Mala mülke mağrur olma deme heyhat ta ebed.”

(Eşrefoğlu Rûmî Divanı, s. 16)
Peygamber s.a.v. Efendimiz’in “Fakr ile övünürüm.” (Râmuzü’l-Ehadis) şeklinde buyurmasına rağmen, fakrdan uzak yaşamamızın temel sebeplerinden biri, rızık konusunda kesin bir sebep-sonuç ilişkisine dayanmamızdır. Ne kadar çalışırsak o kadar kazanacağımızı düşünürüz. Bu düşünce maddi rızık anlamında söz konusu olduğu gibi zaman zaman manevi rızık anlamında da dile getirilmektedir. 
Evet, insana verilen manevi güzellikler de birer rızıktır; ancak bu lütuflarda da hem şükretmesini bilmeli, hem de kendimizi manevi anlamdaki hırstan da korumalıyız.
Kur’an’da belirtildiği üzere, rızkımızı temin etmek üzere çalışmamızın gereğine rağmen rızkımızın miktarı Allah katındadır: “Allah, rızık hususunda kiminizi kiminizden üstün kıldı.” (Nahl, 71). Bu dünyada dünyevî menfaatler anlamında niçin farklılıklar yaşıyoruz? Cevabı yine ayetlerde bulabiliriz: “O, sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için kiminizi derecelerle kiminizin üstüne çıkarandır.” (En’âm, 165) 
Hepimiz bu dünya hayatında sürekli bir imtihan halinde değil 
miyiz? Bazılarımız rızkı genişlediğinde imtihanı kaybedebilir, bazılarımız da rızkı daraldığında... Olgun insan her iki halde de Allah’a şükredebilen ve manevi halini koruyabilendir: “Şüphesiz Rabbin, dilediği kimsenin rızkını genişletir, dilediğini de daraltır. Çünkü O, kullarının her halinden haberdardır; her şeyi hakkıyla görendir.” (İsra, 30) 
İmam-ı Rabbânî Hazretleri’nin buyurdukları gibi; “Hak Tealâ çok merhametli ve ihsanı bol olduğundan, kullarının rızkına kefil olmuştur. Yani kendi üzerine almıştır. Bizi ve sizi bu düşünceden kurtarmıştır. Evde bulunanların sayısı çok ise rızkı çok gönderir. Biz kullar, bütün düşüncemizi, bütün gücümüzü Hak Tealâ’nın razı olduğu şeyleri yapmak için kullanacağız. Evdekilerin yükünü O’nun ihsanına bırakacağız.” (Mektubât-ı Rabbânî, 224. Mektup)


Fakr ile Fakirlik Aynı Değil 
İbadetlerini yerine getirmeye çalışan, ancak tahkikî düzeyde kâmil bir imana ulaşmada yetersiz kalabilen insanların fakr konusundaki olumsuz yaklaşımlarından biri de, fakrı maddi anlamdaki fakirlikle karıştırmalarıdır. Yukarıda da işaret ettiğimiz üzere, kaderin bir cilvesi olarak fakirlik de insan içindir. Hatta insan yoksul iken kişiliğini ve benliğini muhafaza edebilirse fakirlik bir değer de ifade edebilir. Fakir insan, zengine göre acziyetini daha derinden hissedebilir.
Fakr sahibi insanın en büyük özelliği, ihtiyaçları konusunda tam anlamıyla Allah’a tevekkül ettiğinden dolayı başkalarından bir şey istememesidir. Nasıl güneş aydan ışık almazsa, bu insanlar da, Allah’ın vesile kıldığı kişiler müstesna olmak üzere, Allah varken başkasından bir şey istemezler. Allah Tealâ, Bayezid-i Bistamî Hazretleri’ne “Ne istersin?” diye kalbine ilham ettiğinde o yüce insan, “İstememeyi isterim.” şeklinde kutlu bir cevap vermişti.
Abdullah Dehlevî Hazretleri, zamanın padişahının dergâhın ihtiyaçlarını karşılayacak yardım tekliflerini kabul etmemiştir. Ayrıca Vali Emir Han da dergâhın ihtiyaçları için yardım teklif ettiğinde talebelerinden Rauf Ahmed’e demiştir ki: “Hediye gönderen Emir Han’a şu beyti cevap olarak yazınız: ‘Biz fakr ü kanaati şeref biliriz / Emir Han’a söyleyin, mukadderdir rızkımız.’ Ve biz, Allah Tealâ’nın, ‘Semada ise rızkınız ve vaad olunduğunuz Cennet vardır.’ (Zariyat, 22) ayet-i kerimesine güveniriz.”
Fakirlik ile fakr arasında her zaman doğru orantı yoktur. Bir başka ifadeyle her fakir fakr sahibi olmayabilir. Nice fakir insanlar vardır ki, kalpleri sahip olmasını istedikleri servet hayalleri ve sevgisiyle dopdoludur; nice zengin insanlar da vardır ki, mallarının çokluğuna, hizmetçilerinin bolluğuna rağmen Allah’a karşı acziyetlerini ve manevi haller açısından fakirliğini hiç 
unutmazlar.
Asıl dikkat edilmesi gereken nokta, insanın miskinlikten, tembellikten vazgeçmesi, imkanları ölçüsünde çalışmasıdır. İnsanı veya topluluk olarak milleti zillete düşüren fakirlik, dinimize göre fakr değildir. Fakr sahibi kişinin kendisine has bir asaleti vardır:
“Avcıyı av yapan bir fakirlik vardır.
İnsana fetih sırları öğreten fakirlik de vardır!
Milletleri miskinliğe ve zillete düşüren fakirlik olduğu gibi,
Bir fakirlik de var ki değdiği eşyayı altın yapma sanatı ondandır.” (İkbâl)
Fakr kavramı belki bazı müslüman kardeşlerimiz tarafından sadece mutasavvıflara ait bir kavrammış gibi algılanabilmektedir. Veya “Biz ancak dinin ana hükümlerini yerine getirebiliyoruz; fazlasını yapamıyoruz.” şeklinde düşünülebilir. Ancak unutulmamalıdır ki fakr yolu, dinin temel yapısıdır; özü ve içidir. Bir şeyin özü ve içi ise o şeyden başka bir şey değildir. (Sultan Veled, Maârif, 3. Fasıl) 
Bu anlamda fakr, Kelime-i Tevhide iyice sarılmak, imanın derinliğine nüfuz edebilmek ve böylece Hak’tan gelen her şeye istekle razı olabilmektir.
İnsanın kemale ermesi için çok önemli bir etken olan fakr, Cenab-ı Hakk’a inanan her insan tarafından, hangi seviyede olurlarsa olsunlar, ciddiye alınmalıdır. Her türlü ihtiyaçları karşısında Allah’a iltica eden müminleri, ahireti dünyadan daha çok önemseyen ve “Yarabbi! Dünyayı gözümüzde küçült; ahireti de kalplerimizde büyüt.” diye dua eden insanları küçümseyen veya ayıplayan insanlar bilmelidirler ki, bu durum kendilerinin gurur ve benliklerine olan düşkünlüklerinden ortaya çıkmaktadır. Gurur ise şeytanın en çok sevdiği günahtır. Oysa küçümsedikleri fakr sahibi insan, “bu keyfiyet ve kemiyet cihanına sığmayan” bir büyüklüktedir.
Yazımıza Ahmed Yesevî k.s. Hazretleri’nin fakr sahibi insanın özelliklerini anlatan mısralarıyla son verelim:
Gönül vermeyip dünyaya, el uzatmamışlar harama,
Hak seven âşıklar ahaliden geçmişler.
Dünya benim diyenler, cihan malını alanlar,
Kerkenez kuşu gibi olup o harama batmışlar.”
(Hikmetler, 99. Hikmet) 

FAKR NEDİR?

Fakr, dünya ve dünyadakiler avucumuzda olsa bile, her zaman ve her işte yalnızca Allah Tealâ’ya muhtaç olduğumuzu bilmemiz ve elimizdeki dünyevî imkanlara rağmen bütün ihtiyaçlarımızı derin bir mahcubiyetle O’na arz edebilmemizdir. Fakr, dünyayı avucumuzda taşımamıza rağmen kalbimizi ve zihnimizi dünyadan uzak tutabilmektir. İkbâl’in ifadesiyle, “Dünyada bulunurken dünyadan kurtulabilmektir.”
Bu anlamıyla fakr ve fakirlik iki farklı kavramdır. Şu tarif iki kavram arasındaki farkı anlamamıza yardımcı olur: “Fakr, bedenimiz bile dahil olmak üzere varlıklarımızı gönül tahtımıza yaklaştırmamaktır. Çünkü gönlümüz bizlerin en özel, en mahrem yeridir.” 
Bekâ b. Batû Hazretleri fakrın kapsamı konusunda şöyle buyurmuşlardır: “Fakr hali odur ki kalpten Allah Tealâ’dan başka her şey ile olan bağ koparılmalı, dünya sevgileri oraya girmemelidir. Böyle bir sevgisi varsa silmelidir; çünkü bu sevgi insana birçok meşguliyetler çıkarır. Allah yolunda bulunmaya engel olan sebepler meydana çıkarsa ve herhangi bir kimsenin kalbi, o maddi ve geçici mülklere bağlanırsa o kimse bu yolda bulunamaz.”

Ahmet ALEMDAR

 

SEMERKAND



16:03 - 5/3/2008 - yorum {8} - yorum yaz


S. M U H A M M E D S Â K İ E R O L Muhabbet ve Edep

Kategori: tasavvuf

S. M U H A M M E D  S Â K İ  E R O L

Muhabbet ve edep       

 

Varoluş vazifesini ifa edebilen insanlardan olabilmenin temel şartı muhabbettir.Muhabbeti temin için, Rabbimizin hoşlanmadığı şeylerden kalbimizi temizlemek ve nefsimizin  esaretinden kurtulmak zorundayız. Hiç değilse niyetimizi bu yönde kurup, böyle bir gayretin yolcuları arasına katılamak zorundayız.

Özellikle, Allah’ın dinini başka niyetlerimizin önüne meşruiyet malzemesi olarak kullanma ihtimalini kalbimiz titreyerek hesaba katmak zorundayız. Bu büyük vebalden ateşten kaçarcasına kaçmak, her adımda uyanık olmak kulluk vazifemizin tartışılmaz bir gereğidir.

   

Müslüman yeryüzünde Allah’ın halifesidir.Hedefi ubudiyet vazifesini yerine getirmektir. Ferdi ve sosyal vazifelerle ilgili bir acziyet ve tereddüt söz konusu ise. “Kalbi Allah’ın zikrinden gafil olanlara tâbi olmamak” mutlaka dikkate alınması gereken ölçüdür.İslam’ın bizden istediği “edeb”,  inanıyoruz ki bu şuurda hayat bulacaktır.

 

 

 

 

 

Semerkand Ocak 1999

15:58 - 5/3/2008 - yorum {1} - yorum yaz


Amellerin Kurdu Riya

Kategori: Belirtilmemiş

Amellerin Kurdu Riya

İbadet ve itaatini gösteriş için yapanların durumu, para kesesine çakıl taşı doldurarak pazara çıkan adamın haline benzer. Görenler, adamın kesesinin ne kadar şişkin olduğuna bakıp kıskanırlar. Oysa bunun ne yararı olabilir ki?

Emeğinin boşa gitmesi kadar insanoğlunu hayal kırıklığına uğratan ne olabilir? Müşterisinin sipariş ettiği takım elbise için günlerce emek veren, fakat işi paçavra gibi yüzüne vurulan terzinin halini düşünün. Kim bilir hangi yırtığını onaracak olmanın hayaliyle dikmişti o elbiseyi; belki bir önceki ayın ödenememiş kirasını ödeyecekti. Belki de çocuğunun okul masraflarını karşılayacaktı.
Böyle bir durum karşısında önyargılı davranıp, hemen emekçiden yana tavır almak, sipariş sahibini suçlamak mümkün. Ama işin içinde pekâlâ başka durumlar da olabilir. Sözgelimi müşterinin tarif ettiği modeli dikmemiştir. Kendisine bildirilen kumaş markası yerine başka birini kullanmıştır. Ucuza mal ettiği için pek görünmeyen bir defosu olan kumaştan dikmiştir elbiseyi... Eğer böyleyse elbette ki haklı taraf müşteridir. Terzi ne kadar hayal kırıklığına uğrarsa uğrasın...

Büyük Hayal Kırıklığı
İbadetlerine riya karıştıran, yani sırf Allah için değil de ona buna şirinlik olsun diye yapan kişi, pek çok açıdan bu terziye benzer. Yaratanın samimiyetle yapılmasını emrettiği ibadetleri az ya da çok yerine getirmiş olarak ilâhi huzura çıkar. Ümitlidir. Fakat amelleri deyim yerindeyse defoludur. Yüzüne çarpılır ve denir ki: “Ey iki yüzlü, gösteriş budalası! Amelini kimin için yaptıysan karşılığını git, ondan al!” (Gazalî, İhya)
Tek geçer akçe salih amel olduğu o dehşetli günde, bir anda her şeyini kaybetmiştir kişi. İflas etmiştir. Böyle bir hayal kırıklığı hangi dünyevî hayal kırıklığı ile kıyaslanabilir?
Mademki böyledir, riya nedir, kimde bulunur, bu defodan kurtulmak için neler yapılmalı sorularına cevap aramamız gerekir. Kısaca, alimlerimizin önümüze tuttuğu ışıkla birlikte arayalım cevapları.
Riya sözlüklerde “gösteriş, iki yüzlülük” olarak geçer. Yani olduğu gibi görünmeme, göründüğü gibi olmama hali... Buna göz boyama, adam aldatma, yapmacık hareket etme de diyebiliriz. Neticede hepsi aynı kapıya çıkar.
İslâm alimlerimiz bu kelime için daha ince tarifler yapmışlar. Sonuç itibariyle demişlerdir ki; “Riya kulun ibadet sırasında içinden (insanlara şirin gözükmek, makam elde etmek, dünyevî kazanç sağlamak, iltifat görmek gibi) farklı maksatlar gütmesi halidir. Riya, ibadetlerde tek maksat olarak Allah rızasını gözetmek hali olan ihlâsın zıddıdır.”

Riya Kimde Bulunur?
Böyle bir soruyu; “Elbette riyakârda bulunur!” diye kestirip atmak yetmez. Çünkü iki çeşit riyakâr vardır. Birincisi imanında riya yapan, ikincisi iş ve ibadetlerinde riya yapan. İlkine, yani imanında riya yapana münafık, ikincisine, yani amel ve ibadetlerinde riya yapana sadece riyakâr denir. Yalnız her münafık riyakâr olmasına rağmen, her riyakâr münafık sayılmaz. Aralarında bazı farklar vardır.
Ünlü tefsir alimi Râzî rh.a. Maun Suresi’nin tefsirinde bu farklara işaretle diyor ki:
“Münafık, dıştan iman etmiş görünüp içinde inkârı saklayan kimsedir. Riyakâr ise, kendisini görenler dindar olduğuna inansınlar diye, kalbinde olmadığı halde, alabildiğine bir huşu gösteren kimsedir. Şöyle de diyebiliriz: Münafık, kimsenin olmadığı, görmediği yerde namaz kılmayan; riyakâr ise en güzel namazı insanların yanında kılan kimsedir.” (Tefsir-i Kebir, 23/446)
Kur’an-ı Kerim’de, Allah’a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara gösteriş için malını sarfeden münafığın hali, üzerinde azıcık bir toprak birikintisi varken şiddetli bir yağmurda cascavlak kalan kayanın haline benzetilir. (Bakara, 264). Bu gerçekten çok canlı bir benzetmedir. Çünkü riyakârın dünyada yaptığı iyi gibi görünen amellerin gerçek yüzü hesap gününde ortaya çıkacaktır.
Şöyle bir örnek de verilir:
İbadet ve itaatini gösteriş için yapanların durumu, para kesesine çakıl taşı doldurarak pazara çıkan adamın haline benzer. Görenler, adamın kesesinin ne kadar şişkin olduğuna bakıp kıskanırlar. Oysa bunun ne yararı olabilir ki? Çakıl taşlarıyla bir şey almak istese kimse dönüp bakmaz bile.

İbadetlerde Riya
İmam Gazalî rh.a., ibadetlerde olabilecek riyayı birkaç grupta incelemiştir. Buna göre en ağırı, ibadetinde zerre kadar sevap niyeti taşımayan kişinin riyasıdır. Normalde ibadetle alakası olmadığı halde, sırf sevdiği kızı dindar olan ailesinden alabilmek için bir anda kırk yıllık sofu kesilen sahtekârın hali bu duruma en açık örnektir. Böyle yapan kişi hiç değilse muradına erdikten sonra ibadete devam etse!.. Böyle biri hem insanları hem Allah’ı kandırmak gibi bir ahmaklığa prim verdiğine göre ahirette durumu ne olur acaba?
Riyanın bir diğeri, yaptığı ibadetlerde az buçuk Allah rızası gütmekle beraber daha çok desinler kaygısı taşıyan kimsenin halidir. Bunlar birilerinin kınamasından korktukları ya da menfaat göreceklerini bildikleri zaman ibadetlerini yapar, yalnız kaldıklarında terk ederler. Bir öncekinden farkları, ibadet esnasında arada bir de olsa Allah’ı hatırlamalarıdır. Bu kişilerin, günah bakımından birinciye yakın olduğu söylenmiştir.
Üçüncü kısım, yaptığı ibadetlerde hem Yaradan’ın hem de yaratılanın rızasını eşit düzeyde isteyen kimsenin riyasıdır. Bu kimse amelleriyle hem Allah’ı hem kulları razı etme sevdasındadır. İkisinden biri eksik olsa ameli terk eder. Alimlerimizin kavline göre, kişi bu niyetle yaptığı amelinden fayda görmese de zarar da görmez. En kötü ihtimalle günahı kadar sevabı olur.
Riyanın dördüncü ve son kısmı, ibadetlerini her halükârda Allah için yapmaya çalışan, fakat insanlar duyup görünce de hoşnut olan, bu şekilde daha bir gayrete gelen kimsenin halidir. İmam Gazalî rh.a. bu gruptaki riyakârların durumunu Allah’a havale etmekle birlikte, kendi kanaatini şöyle açıklıyor: “Bize göre böyle birinin durumu, sevabının kökünden yok olmayacağı ama azalmış olacağı ya da riyası nispetinde azap, ihlâsı nispetinde sevap göreceği şeklindedir.” (İhya)

Bir Samimi Olabilsek
Yapmacık hareketlerin onay gördüğü, ikiyüzlülüğün sanat haline getirildiği, riyadan kaçınmanın adeta iğne deliğinden geçmek kadar zor olduğu bir dönemde bulunuyoruz. Böyle bir zamanda riya illetine bulaşmak ne kadar kolaysa, ondan kurtulmak da bir o kadar zordur. Bir yandan da amellerin niyetlere bağlı olduğu, Cenab-ı Hakk’ın ihlâs ve samimiyeti sevdiği de apaçık ortadadır. O halde bu illetten bir an önce kurtulmak gerekir.
İslâm alimleri bu manevi hastalığın tek ilacı olarak ihlâsı göstermişlerdir. İhlâs, yani kulun amel, ibadet ve davranışlarını, sadece Allah Tealâ için yapması hali. Yani Allah’a samimiyet…
Riyayı bir tür zehir olarak düşünecek olursak, diyebiliriz ki ihlâs onun panzehiridir. Fakat mühim olan çareden ziyade, böyle bir panzehiri içmeyi kabullenmenin zorluğudur. Zira vücuda yararlı her ilaç gibi ihlâs şurubu da kişiye acı ve zor gelir. Sabır ve dirayet gerektirir.
İhlâsa ulaşmak için kişiyi riyakârlığa sevk eden, övülme tutkusu, yerilme kaygısı, rızık korkusu gibi bir dizi zararlı huydan vaz geçmek gerekir. Bilinmelidir ki her şey Alah’ın elindedir. Kul gözüne girerek hedefe ulaşmayı ummak yerine, mülkün asıl sahibi olan Allah’ın gözüne girmeye çalışan kişiyi Allah diğer kulların sevgi ve ilgisine de mazhar kılar. Zor gözüken işlerini kolaylaştırır.

Sevap da Günah da Gizli
Öte yandan, yapılan nafile amel ve ibadetleri gizlemek, başkalarına söylememek, kazara gören olmuş ve övmüşse bu övgüye layık bir şey yapmadığını düşünmek gerekir.
Kaynak kitaplarımızda, “Selef-i Salihîn” denen İslâm’ın ilk dönemlerinde yaşamış büyük zatların sadakalarını ve başka iyi amellerini halkın gözünden ısrarla gizledikleri kaydedilir. O derece ki, içlerinden bazıları yardım edecekleri şahıslar tarafından dahi tanınmasınlar diye özellikle gözleri görmeyen fakirleri tercih etmişlerdir. Bazıları da yapacakları yardımı fakir kişi uyurken, gizlice ceplerine koyuvermişler.
Osmanlı’daki sadaka taşları benzer hassasiyetin sonucudur. Sadaka vermek isteyen kişi daha çok gecenin bir vakti gider, yapacağı yardımı taşın oyuğuna bırakıverirdi. Muhtaç kimse de bu taşlara gider, ihtiyacı olan kadarını alırdı. Böylece ne yardım eden bilinirdi, ne yardım gören... Hatta anlatıldığına göre bu taşlar öyle ince bir düşünceyle tasarlanmış idiler ki, kendilerine uzatılan elin yardım koymak için mi, yoksa yardım almak için mi girdiği anlaşılmazdı.
Bu arada, riyaya girerim korkusuyla amel ve ibadet yapmamak şeytanın hilesidir. Bu sebeple “farz ibadette riya olmaz” da denilmiştir. “Riyaya girmekten korkuyorum” bahanesine sığınarak amel ve ibadetten kaçmak yerine, ihlâsla yapacağım istek ve telkiniyle hareket etmek gerekir. Bir şeyi istemek onu elde etmenin yarısıdır, bu da bilinmelidir.
İmam Rabbanî k.s. Hazretleri ihlâs iksirinden yudumlamayı kolaylaştırmak için tasavvufî terbiye altına girmeyi öneriyor. Bir mektubunda diyor ki: “İlim ve amel kitaplardan alınır. İlim ve amele göre ruh sayılan ihlâsın elde edilmesi ise sûfilerin yollarına girmeye bağlıdır.” (Mektubat, 59. Mektup)
Son olarak; riya hastalığından şifa bulmak için bütün bu tedbirlerin yanı sıra, sevgili Peygamberimiz’den gelen şu duayı da ihmal etmemelidir:
“Allahım, kalbimi nifaktan, amelimi riyadan temizle -âmin.”

 Semerkand Şubat

09:59 - 28/2/2008 - yorum {1} - yorum yaz


"Gönül Hun Oldu Şevkinden"Yaman Dede..

Kategori: Belirtilmemiş

Image Hosted by ImageShack.us


 

 

peygamber aşığı........


Gönül hun oldu şevkinden


Gönül hun oldu şevkinden boyandım ya resulallah,
Nasıl bilmem bu nirana dayandım ya resulallah,
Ezel bezminde bir dinmez figandım ya resulallah,
Cemalinle ferahnak etki yandım ya resulallah....

Yanan kalbe devasın sen, bulunmaz bir şifasın sen,
Muazzam bir sehasın sen, dilersen rehnumasın sen,
Habib-i kibriyasın sen, Muhammed Mustafa'sın sen,
Cemalinle ferahnak etki yandım ya resulallah....

Gül açmaz çağlayan akmaz ilahi nurun olmazsa,
Söner alem, nefes kalmaz felek manzurun olmazsa,
Firak ağlar, visal ağlar ezel mesturun olmazsa,
Cemalinle ferahnak etki yandım ya resulallah.....

Susuz kalsam yanan çöllerde can versem elem duymam,
Yanar dağlar yanar bağrımda ummanlardan nem duymam,
Alevler yağsa göklerden, ve ben messeylesem duymam,
Cemalinle ferahnak etki yandım ya resulallah....

Erir canlar o gül buy-i revan bahşın hevasında,
Güneş titrer yanar didarının bak ihtirasında,
Perişan bir niyaz inler hayatın müntehasında,
Cemalinle ferahnak etki yandım ya resulallah........

Ne devlettir yumup aşkınla göz rahında can vermek,
Nasip olmazmı sultanım haremgahında can vermek,
Sönerken gözlerim, asan olur ahında can vermek,
Cemalinle ferahnak etki yandım ya resulallah....

Boyun büktüm perşanım bu derdin sende tedbiri,
Lebim kavruldu ateşten döner payinde tezkiri,
Ne dem gönlün murad eylerse, taltif eyle kıtmiri, 
   Cemalinle ferahnak etki yandım ya resulallah...

 

Yaman Dede

 

 

Hûn: Hor ve zelil olmak
Şevk: Arzu
Nîrân: Nurlar, ateşler
Bezm:Sohbet meclisi
Figân: Bağırıp, çağırma
Cemâl: Güzellik, yüz güzelliği
Ferah-nâk: Neşeli, sevinçli
Muazzam: Büyük
Sehâ: Cömertlik
Reh-nümâ: Yol gösteren
Habîb-i Kibriyâ: Hz. Peygamberimizin özel sıfatlarından
Felek: Gök, devir
Manzûr: Bakış
Firâk: Ayrılık
Visâl: Kavuşma
Mestûr: Örtü
Bûy: Koku
Revân: Giden
Dîdâr: Görünme, yüz
Müntehâ: Sona erme
Messeylesem: Dokunsam
Haremgâh: Kişinin kendisine özel, herkesin giremedigi yer
Âsân: Kolay
Leb: Dudak
Pây: Ayak, takat, iz
Taltîf: İltifat, değer
 
 

 

 

 

Yaman Dede bir dönem ^^sevgi^^ kavramını kullanan Mason teşkilatına üye olur. Kendisinden herhangi bir konuda ilmi rapor hazırlaması istenir. O da safça tutar İslamiyet’in üstünlüklerini anlatan bir rapor yazar. Ertesi gün dedeyi locadan ihraç ederler....!
İşte bu kadar temiz yüreklidir Yaman Dede. Aynı
zamanda Kayserilidir ve sonradan islamiyeti seçerek müslüman olanlardandır.

 

10:22 - 10/11/2007 - yorum {9} - yorum yaz


Sonraki Sayfa
Hakkımda
Gönül Gözü görmeyen Can gözünü neylesin Dünyada dönmeyen dil mahşerde ne söylesin Mevlam bütün beşeri ümmetin eylesin Sancağının Alatında Ya Hazreti Muhammed sav
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
CANSOFİ
MENZİL
Bedava Counter Online Sayac Kategoriler
Son Yazılar
- Tavan Arası Akif GÜLER • Eylül 2000 Semerkand
- Dünya Avuçlarına Almak Semerkand Şubat
- S. M U H A M M E D S Â K İ E R O L Muhabbet ve Edep
- Amellerin Kurdu Riya
- "Gönül Hun Oldu Şevkinden"Yaman Dede..
Arkadaşlarım
fuadyusufoglu
igra
subat75
hazanmevsimleri
siyahpatya
ayza
nursalkimi
tillsim
ebruname
pembelila
digilak
sohbetsevenler
nasibim
sevgipinari01
farklitatlar
geceesintisi
turkceyasam
mehmet orhan durdu
rufeydem
sanageleyim
anne66
gulkokulum
gonuldeneledokulenler
beyonceresimleri
nasmina
anguzelblogg
Google